Doç. Dr. Yonca ÖZDEMİR
Sivil toplum örgütleri, popülist rejimlerin en çok hedef aldığı unsurlar arasında yer alıyor. Bu örgütler, iktidarın denetimini sağlamak, hak ihlallerini raporlamak ve kamusal eleştirilerde bulunmak gibi önemli işlevler üstleniyor. Ancak, bu tür faaliyetler, popülist liderler tarafından halk iradesine karşı bir tehdit olarak algılanıyor.
Protestolar, demokratik bir hak olmaktan çıkarılarak “vatana ihanet” ya da “dış bağlantılı provokasyon” gibi etiketlerle damgalanıyor. Özellikle insan hakları alanında çalışan kuruluşlar, “yabancı ajan” ya da “dış fonlu örgüt” olarak hedef alınıyor. Bu durum, bu örgütlerin mali kaynaklarının kısıtlanmasına, faaliyet alanlarının daraltılmasına ve üyelerinin yargı baskısıyla karşılaşmasına neden oluyor.
Türkiye’de toplantı ve gösteri yürüyüşlerine yönelik yasakların artması, protestolara müdahalelerin sertleşmesi ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik denetim mekanizmalarının genişletilmesi, bu eğilimin somut örnekleri arasında yer alıyor. 2016’daki darbe girişiminin ardından binlerce dernek, vakıf ve medya kuruluşunun kapatılması, kamusal alanın daralmasına yol açtı.
Macaristan’da Orbán yönetimi döneminde de benzer bir süreç yaşandı. Protesto yasaları sertleştirildi, kamusal gösteriler üzerindeki denetim artırıldı ve kriz dönemlerinde ilan edilen acil durum rejimleri kalıcı hale getirildi. STK’ların “dış etki altında” olduğu iddialarıyla yeni yasalarla yurt dışından gelen fonların açıklanması zorunluluğu getirildi. Bu durum, sivil toplumun hareket alanını daraltan bir baskı ortamı yarattı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ise göçmen politikaları etrafında sertleşen güvenlikçi söylemler, protesto hakkı ile kamu düzeni arasındaki dengeyi tartışmalı hale getirdi. Göçmen uygulamalarına karşı düzenlenen gösterilere güvenlik güçlerinin müdahaleleri artarken, bu süreçte yaşanan trajik olaylar, popülist politikaların getirdiği gerilimi gözler önüne serdi.
Popülist Liderler ve Akademi Dünyası
Üniversiteler, eleştirel düşünceyi ve bilimsel yöntemi savundukları için popülist liderlerin hedefi haline geliyor. Yükseköğretim mezunlarının bu tür liderlere oy verme oranlarının düşük olması, popülistlerin üniversiteleri siyasal açıdan “sorunlu” kurumlar olarak kodlamasına yol açıyor.
Örneğin, Erdoğan’ın arzuladığı dindar nesiller, özgür üniversite ortamlarında yetişmez. Benzer şekilde, Trump da üniversiteleri “liberal sol” ideolojilerin yuvası olarak görmekte ve bu kurumlara saldırmakta. Üniversite özerkliğinin zayıflatılması ve akademik alanın iktidar çizgisine çekilmesi, otokrat popülizmde sık görülen uygulamalardandır.
Türkiye’de Erdoğan, 2016 sonrasında üniversite rektörlerini doğrudan atama yetkisini kullanarak yükseköğretimde merkezi denetimi artırdı. Bu süreç, üniversitelerde partizan kadrolaşmaları beraberinde getirdi. “Barış için Akademisyenler” bildirisini imzalayan akademisyenlerin ihraç edilmesi, akademik özgürlük açısından ciddi bir kırılma yarattı.
Macaristan’da da Orbán hükümeti döneminde üniversiteler üzerindeki baskılar arttı. Central European University, Budapeşte’den Viyana’ya taşınmak zorunda kaldı. Devlet üniversiteleri kamu vakıflarına devredildi ve yönetim yapıları hükümete yakın isimlerden oluşturuldu.
Amerika’da Trump döneminde üniversitelere yönelik fon baskısı ve belirli koşulların dayatılması tartışma yaratıyor. Yabancı öğrenci sayılarının kısıtlanması ve araştırma fonlarının kesilmesi, yükseköğretim kurumlarının politik tutumlarıyla ilişkilendiriliyor.
Popülizm ve Medya
Popülist liderler, medyayı etkili bir şekilde kullanan siyasetçilerdir. Sosyal medya, aracı kurumları devre dışı bırakarak halkla doğrudan iletişim kurma imkânı sunduğu için popülist siyaset açısından vazgeçilmez bir araç haline geldi. Bu kanallar üzerinden gündemi belirleyip halkla doğrudan ilişki kurabiliyorlar.
Bağımsız medya ise otoriter eğilimler gösteren popülist yönetimler için tehdit oluşturuyor. Bu nedenle, bağımsız gazeteciler çeşitli baskılarla sindirilmeye çalışılıyor. Medya sektörünün dönüşümü, iktidara yakın iş insanlarına devredilmesiyle ya da idari baskılarla gerçekleşiyor.
Türkiye’de AKP döneminde medya alanında ciddi bir dönüşüm yaşandı. Çok sayıda medya kuruluşu ya el değiştirdi ya da kapatıldı; büyük medya grupları hükümete yakın iş insanlarının kontrolüne geçti. RTÜK ve Basın İlan Kurumu aracılığıyla uygulanan yaptırımlar, eleştirel medya üzerinde ekonomik baskı mekanizmaları olarak değerlendiriliyor.
Macaristan’da da Orbán döneminde benzer bir yeniden yapılandırma gerçekleşti. Hükümete yakın isimlerin medya konseyine atanması ve devlet reklamlarının iktidara yakın medya kuruluşlarına yönlendirilmesi, bağımsız medyanın zayıflamasına yol açtı.
Amerika’da ise Trump’ın ana akım medyayı “yalan haberler” olarak nitelemesi ve basına yönelik saldırıları dikkat çekiyor. Medya yapısı Türkiye ve Macaristan’daki kadar merkezi biçimde dönüşmemiş olsa da, sahiplik yoğunlaşması ve ekonomik baskılar, medya alanının kırılgan hale gelmesine işaret ediyor.
Devleti Ele Geçirme
Devletin ele geçirilmesi, bireysel yolsuzluk vakalarından daha kapsamlı bir olguyu ifade eder. Belirli siyasal aktörlerin ya da çıkar gruplarının devletin karar alma süreçlerini kendi çıkarlarına göre şekillendirmesi, devletin tarafsız bir aygıt olmaktan çıkmasına neden olur.
Otoriter popülist rejimlerde devleti ele geçirme, patronaj ilişkileri ve sadakat temelli kadrolaşma ile ilerler. Yargının ele geçirilmesi, bu süreçte kritik bir aşamadır. Bağımsız yargı kurumlarının yürütmenin etkisi altına girmesi, demokrasiyi tehdit eden temel dinamiklerden biridir.
Türkiye’de AKP döneminde yargının siyasallaşması ve muhalefete karşı bir araç olarak kullanılması, hukuk devletinin zayıflamasına yol açtı. Macaristan’da da benzer eğilimler gözlemleniyor; anayasa mahkemesinin yetkileri daraltıldı ve bağımsız kurumlara hükümete yakın isimler atandı.
Amerika’da ise Trump döneminde federal yargıya yapılan muhafazakâr atamalar, yargının bağımsız hareket edebilmesini zorlaştırdı. Her üç ülkede de yürütmenin yargı üzerindeki etkisinin artması ve denge-denetleme mekanizmalarının zayıflaması endişeleri artırıyor.
Sonuç
Otoriter popülist liderler, benzer araç ve stratejiler kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyor. Bu liderler, birbirlerinden taktik öğrenip destekleyerek dünyada ciddi bir demokratik gerileme dönemine yol açıyor. Kapitalizm, çalışan kesimleri zayıflatırken, eşitlik, çoğulculuk ve hukukun üstünlüğünü savunan demokratik siyaset biçimlerine duyulan ihtiyaç daha da belirginleşiyor. Aksi takdirde, demagogların kitleleri peşinden sürükleyerek otoriter rejimler inşa etmesinin önüne geçmek mümkün olmayacak.